28 Mart 2026 Cumartesi

BALIKÇI SEVGİLİ, NÜKHET DURU VE YEMEK MASASINDA KELEBEK OLSAM

 

Yıllar önceydi…

Bilgisayarlardan çıktı alabildiğimiz internetsiz zamanlar. Doksanların sonu. Televizyon baskın. Bir programa takıldım. Sunucunun ünlü bir konukla sohbet ettiği, sanırım haftada bir yayımlanan, şiire ilgi duyan izleyicilerin de amatör şiirleriyle katkı sağladıkları orta düzey, orta direk bir program. Sohbetin sonunda ünlü konuk, izleyicilerden gelen şiirleri okuyor.

O aralar kendimce şiirin sırlarını çözme amacıyla tematik alıştırmalar yapıyorum. Kafiye bulma çabası yetmemiş olmalı ki, parlak bir fikir olarak, seçtiğim temaya uygun kelimelerle etkileyici bir ‘atmosfer yaratmaya’ uğraşıyorum. Bu süreçte seçtiğim konuların kendi hayatımla veya duygularımla birebir örtüşmediği örnekler de verebiliyorum. Kurgu yeteneğim falan var.

Programa üç şiir gönderdim.

O haftaki ünlü konuk Nükhet Duru’ydu. Program sonunda alışılageldiği gibi sunucu konuğa; “izleyicilerimizden yine güzel şiirler geldi, siz seçip okur musunuz” dedi. Çıktılar Nükhet Duru’nun önüne geldi. Duru, önceden göz gezdirmiş ve bazılarını seçmiş olmalı ki, çok uzatmadan “bu kelebekleri anlatan şiiri sevdim” diyerek başladı…

Akşam vakti, ailecek yemek masasındayız. Birden şiir tanıdık geldi. Kelebeğin gözünden, kısa ama dolu dolu yaşamayı vurgulayan bir şeyler yazmış olmalıyım. Yazdıklarımı pek hatırlamam. Kadın coşkuyla okudu sağ olsun. Ben de “aa bu benim benim” diye parlayınca annemle babam pür dikkat dinlediler. (Şiirlerimi normalde aile içinde paylaşmam). Masaya gurur hâkim oldu.

Fakat Duru orada durmadı. Ne akla hizmetse, gönderdiğim ikinci şiir balıkçı bir sevgiliye sahip olma kurgusal fantezimle ilgiliydi. ‘Atmosfer yaratma’ amacıma da uygun olarak; olta iğnesinden yaralanmış parmakların (kahramanımız olta balıkçılığı ile iştigal ediyor olmalıydı ama bunu yazarken düşünmemiştim), tuzlu ve güneş yanığı tenin, gelişmiş kasların (tekne balıkçılığına geçmiş olmalı), güneşten açılmış açık sarı saçların ballandıra ballandıra anlatıldığı bir şiirdi. Duru şiire bayıldı. Güzel güzel, şen kahkahalar eşliğinde okudu. Gerçekte onun okurken ortama yaydığı libidinal enerjinin yüzde biri bende şiiri yazarken yoktu.

Şiir bitene kadar masadan gülüşmeleri andıran -genelde annemden- küçük sesler çıktı. Şiir bitti. Başımı televizyon yönünden yemek tabağıma doğru hangi yüz ifadesiyle çevireceğimi bilemediğim için birkaç on yıl öylece kalmış olabilirim. Babama hiç bakmadım. Bu şiirle ilgili herhangi bir aile içi sohbetimiz olmadı. Çok erken yaşlarda evlenmiş ebeveynler olarak, ‘kızlarının okuması’ dışındaki herhangi bir hayat planına karşı anında teyakkuza geçtikleri için (ki onlara öyle bir hayat planı sunmaya niyetim de, olanağım da olmamıştı zaten) bu şiir onlarda kısa (veya uzun) süreli bir şok etkisi yaratmış olmalı.

Üçüncü şiiri hatırlamıyorum. Okundu mu onu da bilmiyorum.

Sanırım bir daha herhangi bir programa şiir yollamadım.

İnternetin ve sosyal medyanın gelişmesinden memnunum. 🙂



 

14 Şubat 2026 Cumartesi

WHEN LIFE...

horizons swallowed many suns
wounded and bleeding skin 
showered by starlights 
on the way back home
glittering shadows of the night 
vivid memories keep me company
light mood of childhood 
dominating the heart
no concerns of ups and downs
feeling a numbly comfort, 
dumbly happiness all along
as if family behind,
as if life glamorously ahead
seeing the world only perfect
some hopes, some wishes alone, 
does more than enough

i am now - like i was then- 
feeling cleansed
all human desires and above all
disappointments 
i was so eager to make up
free of choices, unchained of decisions
in the end, everything aside,
humming this made up song;

"when life 
saves the best for last
but never hints how to wait and
what to expect
one grows fast when let go of hope
one returns back with empty hands, 
no worries; start from the beginning
at the very end"...








17 Nisan 2025 Perşembe

sevmek korkusu*

" Dünya alabildiğine doludur. Dünyada bakışları birbirine benzeyen birçok insanlar, deniz kenarında yıkanır; dağların üstünde buzlar içinde kayar veya ovaların salkımsöğütleri, kavakları altında sevişirler."

Sait Faik Abasıyanık/Robenson


Sessiz başlamıştı gece, akşamın kırmızısında
bir bütün halinde dinlemekteydim önce
okunaklı yazmıştı, iyi tanımış gibi
fark etmedim sanki, 
'sevmek korkusu'na gelince
düz yazıdan şiire büyüdü sayfalar
büyümüş gözlerinde çoğalmış korkusu
sevmekten korkan şair ve
sevilmemekten korkan okuyucusu
ya yanılıyoruz ikimiz de, ya da devam edelim

kuşları ölmüş gökyüzünden 
balıkları ölmüş denize olta atalım
satır aralarına sızmış masallardan,
mutsuz kahramanlar yaratalım
gökyüzü dertlenmiş, şarap bitmiş, 
fırtına kopmuş sonra
hatıraların bilmediğim,
hayatın gitmediğim yollarına kadar
süpürülmüş güller, 
kurumuş papatyalar, neşeli yanılgılar
kutsanmış prangalar, ezberden özgürlük
bir şeyler çalıyor, içime akan ağıtı soramıyorum
sorular yasaklı, 
cevaplar ketum bataklığı
öyle çok kötülük ki; 
palazlandığı şehrin kaypak tabakasından
yalanlıyor kendi gariban yoluna gidenleri
öyle arsız, öyle kibir
herkesin kayıp olduğu yerde
herkes bilir aslında kim nerede

asıl soru neyin sırasında
iş tutmuş içten pazarlıklı tanrılara
dua sırasında,
üç kuruşluk ilgi kapan
sevildiğine kanma sırasında,
bedeniyle ölen, 
paralı bedenler kandırma sırasında,
son gününden kaçan
yeniden yeniden başlama sırasında
biz, sevmekten korkan şair ve
sevilmemekten korkan okuyucusu.

şair öldürmüşken
tablodaki balık ağına gülen çocuğu
neredeyse yaşlandırmadan hem de,
ben bende bi'durup gidenlerin yanlarına
küfür kıyamet yolluk koyuyorum
ya yanılıyoruz ikimiz de, ya da devam edelim
bu limandan da gidelim Robenson
nasıl olsa gitmek en makbul çaba.




*Sait Faik'in Semaver kitabında yer alan öyküsünün başlığı




3 Aralık 2024 Salı

elli bir yılın hikâyesi




Bernard Shaw, yaşını açıkça söyleyen bir kadından korkulması gerektiğini; çünkü bunu açıklayan bir kadının her şeyi açıklayabileceğini söyler.
Mina Urgan


değişimin hayat; 
gözden kaçmıyor 
her sene daha az gelincikli tarlalar
yoksa baharlar mı bitiyor?
kırmızısı mı ressamın?

***
dört aralık bin dokuz yüz yetmiş üç gecesi
doğar doğmaz nezle olduğumdan
ankara polatlı'da bir askeri lojmanda
hep derim: "dünya hastalıklı bir yer 
gelir gelmez bulaştırdı bana da"

***
benzerleri gibi, 
özlemlerin sisli unutmalara evrildiği 
çok duraklı bir göç hikâyesi...
her yaşım, her insandan ve şehirden
ya aklımda ya kalbimde kalan
yersiz yurtsuz dağınık hatıralar
sevinçlerin babil kulesi
hüzünlerin sönmeyen ateşi
küllerinden doğduğum
pek çok ölümün hikâyesi 

öğretmen sabrına öykünüp
yakın oturttum kendimi karşıma
merakla beklenmeyen cevaplar yazdık
kimsenin göndermediği özür mektuplarına
hayallerim gerçeğin sularında 
biraz daha derinde artık 
kırmaktan korktuklarım ve 
kırmaktan korkmayanlarla 
çoğu bitmiş, 
az'a anlam arayan bir yol hikâyesi...


Ankara
4 Aralık 2024



“Hayat Freud’un inandığı gibi esasında bir haz arayışı yahut Alfred Adler’in düşündüğü gibi bir güç arayışı değil bir anlam arayışıdır.”
— Viktor Frankl















17 Eylül 2024 Salı

Madak ülkesine tek yön gidiş


ıhlamur ağacının altındayım
altın suyuna değmiş yaprak uçları
sese doymuş ve de nefese 
toprak, deniz ve çakıl taşları
güneş sakince süpürür ortalığı, 
ben ah'lardayım, ıhlamur altında...
üzüm yaprakları değil ki
üst üste kalbime basıp 
hüzün kurumsayınca birazını sarayım
her güne bir şiirinle karışırım
mevsimler geçer, usulen vedalaşırım

kim çaldı seni bizden?
akdeniz mavisinden, kara izbelere
kucak kucak şiir beklerken
her güne bir şiir küçük lokmalar hâlinde 
varamayız böyle varacağımız yere
üstümde hakkın var şair kadın
seni çalanların hakkı yok
senin çalınmanda akıl yok
tanrılara mı kızalım, doktorlara mı 
kolay mı hem şair, hem kadın, 
hem izmir
kadere mi küselim, karmayı mı deşelim

biri beni bıçakladı Madak,
sana kadeh kaldırmıştım daha dün, 
şarabın kırmızısı aktı gitti sırtımdan
gücüm tükendi, sevmeye çalışmaktan
izmir'in makus talihine döndü
kirli ve kalabalık ruhum 
ucuz pullu, payetli, terli suratlı
şu kemeraltı'ndan bir kurtulsam
havra'dan sonrası tamam
faustina kapısına kadar koşacağım
nefes almadan

senden utanmadan, on yıl fazla kaldım
cehennem üssündeki görevimde şimdiden
işimi yavaş yaptım belli ki
özünde iyiydim, hüzünde de oysa ki
derbeder de sayılırım, 
kitaba düşmeden buhar oldu sanrılarım
on yılı alsaydı benden, bilseydim
sana verseydi dilerdim, 
Madak ülkesi büyüsün isterdim
kıyılarında ticaret, tepelerinde
yıkılmaz tapınaklar yapardık
sunaklarına çirkin balıklar 
ve çocukluk resimleri bırakırdık

sarımsaklı
eylül 2024

30 Aralık 2020 Çarşamba

HERKESİN BİRBİRİNE BENZEYEN RESİMLERİ VAR

Tuhaf bir salgın hastalığın birinci yılı doldu. Boşluk hissi içinde elimizde kalanları anlamlandırmaya çalışıyoruz. Buradan nereye gideceğimiz belli değil. Pek çok insan gibi benim de kendimle ilgili zaten kısmen belirsiz olan gelecek planlarım tamamen belirsiz kaldı. Bir anda yerçekimi kalkmış gibi her şey havalandı. Zamanla bu durum normalleşecektir diye umuyorum.
Aşağıdaki yazıyı çok zaman önce yazmıştım ama nedense bir kenarda duruyordu. Şimdiki zamanın ruhuna uyduğunu düşündüğüm için ortaya çıktı. Bu sene içinde gördüklerimiz, gelecekte karşımıza çıkacakların başlangıcı gibi. Dünya durağan bir yer değil. İnsan beyni onu sanki durağan bir yermiş gibi algılayıp, rutin bir yaşam kurmaya meyilli. 'Rutin yaşam' tarım devrimi denen hatanın sonucu galiba. Virüslerden kurtulabilenleri 'rutin'lerini kaybetmek öldürebilir. Değişim beni ürküterek heyecanlandıran bir kelime. İnsan ruhunun, yıpratıcı sonuçları olmakla beraber gerçek potansiyelini ancak değişik şartlara uyum sağlamaya çalışırken ortaya koyabileceğini düşünüyorum.

Artık herkesin birbirine benzeyen resimleri var.

***

Dünyanın düz olduğuna inananların korkuları içindeyim.
Bilmediklerim yolların düşmediği ülkeler
Yaşamak boyumdan büyük gölgeler
İçim katran, dışım siyah kabuk, ateş püskürüyorum çağıma
Kırık mutlulukların eski gecelerden dokunmuş örtüsü
Gündüzlerin içinden çekip çıkardıklarım.
Anı çemberi daralıyor her geçen gün
Aynı yerde dönüp yaşamdan çalmaktayım

Uzaktan el sallıyor bir yolcu gemisi hissi
Ne o adadayım, ne de sis çökmüş sabahta
Kendimi parçalara ayırdım
Birazım çoktan pes etmiş, birazım hayal kurmakta
Biraz şiir çaldım gökyüzü gecedeyken, 
kimse duymadı 
Zaten sessizlik gibi görünmez olduk birden
İnce perdeler bölüyor ölü meraklarımızı.


Ankara 
Aralık 2020
















12 Ağustos 2018 Pazar

GEMİ BATIĞI





Sahne selamında sabah denizi içleri
Buluşup ayrışır irili ufaklı çakıl izleri
Yalınlık beyaz tuvalde beyaz tüy inceliği

*
Tek tük yosunlara tutunmuş
Küçük balık şarkıları arası
Ne renk fazlası ne ses karmaşası
Ne umutsuzluk ifşası, ne yalnızlık sitemi
Herkesin kendi haline ayrıştığı
Gümüşi dokumalardan süzülüp buluşup
Pul pul imge serpiştiği
Zamanın genleştiği
Yazı arası uyku çalması zilleri
Sözün sükute dalması misali ruh halleri

*
Sahne selamında denizin hiç olmamışken
Gidip gidip dizini geçmeyen hesapları
Bayram seyran diyen insan yalanından çıkmış
Tedirgin gölgeler dolunca beden beden
Ağır akan bir peri masalıyken
Ok yayından çıktı işte kum bile dellendi
Karın doyurma sevdasının durağı bellendi

*
Yürüyüp gitsem mavinin içine
Geriye dönüp bakarsam yeşile çalsın yüzüm
Bir adım geriye atarsam yüzgeç olsun ayağım
Yürünmez zaten o karasal ruhlar içinde
*
Gemi batığı gibi sardırsam kendimi
Güneşleri kırılgan su hamurundan ev olsam
Kurdelalı deniz ipleriyle şenlikli


Sarımsaklı 
2018 Yazı.


28 Haziran 2017 Çarşamba

OYUNLARI GÖZDEN DÜŞMEMİŞ YAŞLAR



Başlangıç değilmiş 
Sabırsız bayrakları açıldığı gibi yırtılan 
Fırtına dalgalarının önüne katılmış 
Bir görünüp bir kaybolan 
Çocukluk 
Temiz meraklarla anlayabildiklerini
Konuşmadığından değil, konuşsa da duyulmadığından
Ucu kıvrık sayfalara yazmaya çalışmakmış
Küçük köşeleri tutulmuş bir avuç alan 
Aynı yüzden bir kaç on insan  
Oyunları gözden düşmemiş yaşlardan
Beraber emekleyip yalnız adımlanan
Geri dönmeyecek kadar uzaklara gitmekmiş
Işığından sızan seslerde aynı anne serzenişleri
Yankılandıkça isimlerimiz akşamın alacasında 
Bütün yaraların iyileşeceğini bilmekmiş

Ağaçlarına hayrandım çocukluğumun
Aklıma düştükçe sızısı elimde kayıp hissi
Ne zamanı yakalayabilirim ne gücüm yetişir
Çok uzağa çok çabuk vardığımdan beri















31 Mart 2017 Cuma

MERİH KARAASLAN

Bu şiiri sanki yüz yıl önce yazmışım gibi. 2002'de taze mimarlık diplomalı bir mimar adayı iken yanında çalışmayı hayal ettiğim tek mimar da Ankara'daki bürosunda bir saldırı sonucu öldürülmüştü. Bir süre hevesim kırık, meslek sevgim azalmış olarak yaşadım. Sonra bir çok şehirde bir çok işte çalıştım. Bu işlerin bazılarında onun yanında çalışmış insanlarla da çalıştım. Birlikte yad ettik anılarını. Geçen zaman içinde kalbimde onun mimarlığından eser kalmadı. Her şey çok hızlı değişiyor hepimiz için. 15 yıl önce İzmir Mimarlar Odası'nın bülteninde yayımlanmış olan ve yıllar sonra internetten bulduğum bu şiir çıktısını saklamıştım. Artık internette de yok.
Biraz daha yıllar sonra bir arkadaşımın hatırlatmasıyla tekrar aradım ve bir defterimin arasında buldum. Fakat artık ne bu şiirin formuna ne de içindeki mimarlığa yakınım.

Dönüşüp duruyoruz bir şeylere. Kendimizden çıkıp çıkıp başka biri oluyoruz durmadan...

ZİRVE BEKLER KALDI...

Merih Karaaslan'ın Ankara Or-An'daki Terasevleri. Popüler yılları geride kalmış, çevresindeki yeni yapılaşma rüzgarıyla sessizleşmiş halde...
Fotoğraf: Serap Güler 31.03.2017
Çalıştığım şantiyedeki yüksek katlı yapının çatısından.












29 Ekim 2016 Cumartesi

GÖKYÜZÜ ALTINDA YÜZLERDEN İZLER


Geceye varmış yorgun akşamlar
Solgun rengine takılıp kalanlar 
Birbirlerine bırakmışlardı kurak yalnızlıklarını
Umuda yaslayıp başlarını
Bir mevsimlik yaşamışların arasına karışmışlardı
Bense geçemiyorum içimdeki kalabalık ışıkları
Dünden hüzünler baskın 
Bırakmıyor aklımda kalanları

Nereye gitsem her şeyi 
Yanımda olacak kadar gönüllü
Beni bekleyip bana kanacak kadar
Kendini bana ayıracak kadar
Bütün bunlara yetecek sandığım zamanlar 
Yanılmıştı

Kaderim çekip gitmeler yüklü 
Hayat biriktikçe birikmiş eteğimde
Yerli yersiz sorularımın sessiz tanıkları
Durup dinliyorum, değip geçiyor ses
Bir yol sızıyor içime tenhalığı ile...

















BALIKÇI SEVGİLİ, NÜKHET DURU VE YEMEK MASASINDA KELEBEK OLSAM

  Yıllar önceydi… Bilgisayarlardan çıktı alabildiğimiz internetsiz zamanlar. Doksanların sonu. Televizyon baskın. Bir programa takıldım. S...